Recent Tweets @
Posts I Like
Who I Follow

enyasasavrulmak:

Binaenaleyh, selfie ağladı be…

GIRGIR’DA ÇİZERKEN, KARDEŞ’TE YAZARKEN…

80’li yıllar…

Hem okuyup hem garajda dinlenme tesislerinde çalıştığım yıllar…

Aynı zamanda, elimde tarama uçlu kalem, önümde çini mürekkep, ha bire karikatür çiziyorum.

Çizdiğim karikatürleri de, o dönemin en popüler mizah dergisi olan Gırgır’a hemen her hafta düzenli olarak yolluyor, rahmetli Oğuz Aral’dan bazen eleştiri, bazen övgü alıyor, arada bir karikatürlerim yayınlanınca da mutlu oluyorum.

Üstelik her yayınlanan karikatürüm için hatırı sayılır bir telif ücreti alıyorum.

O yıllar zor yıllar…

Bir yandan elektrik kesintileri, sigara kuyrukları, yokluk zamanları…

Bir yandan sağ-sol kavgaları, kurtarılmış mahalleler, dökülen kardeş kanları…

Her yerde şiddet, her yerde karamsarlık hâkim…

Siyah ve beyazdan ibaret bir dünyadayım sanki…

Tüm bunların yanında Gırgır, sapsarı rengiyle hayatımdaki belki de tek renk…

Sokaklarda ne kadar nefret varsa, benim için bu derginin sayfalarında o kadar neşe var.

Gırgır sokaktı.

Sayfalarında sokaktaki insan vardı.

Siyasetçisi vardı, memuru vardı, esnafı vardı, işçisi, emeklisi, öğrencisi vardı…

Sokağın şiddeti, bu derginin sayfalarında itibar görmezdi.

Ülke gündemini de, yaşadığınız zorlukları da, Gırgır’ın sayfalarından takip edebilirdiniz.

Belki de o yüzden bir mizah dergisi olmasına rağmen Gırgır, bugün hiçbir derginin, hatta gazetelerin bile ulaşamadığı 1 milyon gibi büyük tirajlara ulaşmıştı.

Gençlerin faşist, komünist, anarşist diye kamplara ayrılıp sokaklarda seslerini duyurmaya çalıştığı o zor yıllarda, ben de karikatür çizerek sesimi duyurmaya çalışıyordum.

Etrafımdaki olayları, dünyadaki gelişmeleri çizgilerimle yorumluyordum.

Hiç unutmam, Birinci Körfez Savaşı’nın başladığı yıllardı.

Bir keresinde, elinde benzin pompasıyla Saddam’ın bir karikatürünü çizmiştim.

Benzin pompasından petrol yerine, kurşunlar çıkıyordu…

Doğru kullanılmayan zenginliğin nasıl ölümcül bir silaha dönüşebileceğini anlatmaya çalışmıştım kendimce.

Savaşı böyle görmüştüm.

Yani bir meselem vardı.

Yaşanan olaylara duyarsız kalmıyor, okumaya, öğrenmeye, anlamaya çalışıyordum.

Duygularımı “çizerek” gösteriyordum.

Tıpkı şimdi KARDEŞte “yazarak” gösterdiğimgibi…

Benim için o yıllarda “Gırgır” ne ifade ediyorsa, bugün de  “KARDEŞ” gazetesi aynı anlamı taşıyor.

Bugünün yeni yetişen gençlerine bakıyorum da…

Çoğunun ülke meseleleri hakkında bir görüşü dahi yok.

Tek dertleri saçları, kıyafetleri, görünümleri…

Dünyadaki gelişmeleri bilmiyorlar, öğrenmek de istemiyorlar.

Ne de olsa ellerinde akıllı telefonları var.

Telefonlarını kontrol ettikleri gibi hayatlarını da kontrol edebileceklerini sanıyorlar.

Kimseye akıl verecek değilim.

Hayat, zaten zamanla sert de olsa öğretiyor her şeyi insana…

Ama öğrenirken yaşananlardan ders çıkarmak, o dersi paylaşmak önemli…

Muhtemelen benim şimdi yaptığım gibi, otuz yıl sonra da aynı şeyleri onlar yazacaklar, söyleyecekler o dönemin gençlerine.

En güzel yıllarının boşa gitmemesi için çok kitap okumalarını, düşünmelerini, yazıp, çizmelerini isteyecekler gençlerden…

Ve bir yazarın şu satırlarında bulacaklar geçmişi…

“Yaşadıkça düzelmiyor hayat. Tıpkı yaşlanmakla büyünmediği gibi…”

Ramazan S.TOPRAKTEPE

TÜRKÇE’NİN GİDİŞATI…

Yıl: 1965

"Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hüküm veremedim, adeta vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle ‘akşam-ı şerifleriniz hayrolsun’ dedim.."

Yıl: 1975

"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki düzen verdim,  kendinden emin bir sesle ‘iyi akşamlar’ dedim.."

Yıl: 1985

"Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım.. Netekim ne yapacağıma hükûm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle ‘hayırlı akşamlar’ dedim.."

Yıl: 1995

"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Fenâ hâlde kal geldi yâni.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim.. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle ‘selâm’ dedim.."

Yıl: 2008

"Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yâni.. Oğlum bu iş bizi kasar  dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni.. Ama baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin.. ‘Hav ar yu yavrum?’"

Yıl: 2026

"Ven ay vaz si hör, ben çok yâni öyle işte birden.. Off, ay dont nov âbi yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. ‘Hay beybi..’"

Toprak kokusunu her içime çektiğimde aklıma Turgut Uyar'ın şu sözü gelir:

“Toprak, sevdiklerimizi aldığı için mi böyle güzel kokar?” 

“Dost” öylesine ulu orta söylenecek bir kavram mı?

“Dost” bizim için alelade bir kelime mi hayatımızda?

“Dost” herkese denir mi?

Şimdinin gençliğine bakıyorum da, Amerikan dizilerinin özentisiyle pek bir “Hey Dostum!” cu oldu… Her bir şeyi pek bir ulu orta kullanır olduk.

Boşalttık içlerini bizi ayakta tutan ne kadar kavram varsa…

Yakındır, çizgi kahramanlarından, film karakterlerinden “tarih” yaratan Amerikalılar gibi Seyit Onbaşıların, Ulubatlı Hasanların, Çanakkalelerin, Kurtuluş Savaşlarının da içini boşaltacağımız günler…

Yakındır,  tarihimizi unutacağımız günler…

Yakındır, dostluklarımızı “bir kuru kelama”, “bir kuru selama” dönüştüreceğimiz günler…

İsmet Özel ne der;Hangi yana kulak kesildiysek öbür yana sağır kalıyor her yerimiz...”

"Aramayacaksın kimseyi, olması gerekenler zaten yanında.
Ve yanında olmayıp gidenler; ne aklında olmalı ne umrunda.”

Paul Auster