Posts I Like
Who I Follow

İŞTE YAZDIM…

Çok sevdiğim bir büyüğüm, “Parkta çekirdek kabuklarını çimlere atanları, yerlere çöp dökenleri yaz” diyor her karşılaştığımızda…

Yazmakla bu sorunun halledileceğini sanıyor…

Hayır.

Yazmak hiçbir işe yaramaz.

Rahmetli Zeki Hocam köşesinde kaç defa yazdı…

Gürdal Hocam kaç defa yazdı…

Levent Hocam kaç defa yazdı…

Hatta Eşref Hocam bile defalarca yazdı.

Yerel gazetelerimizde bu konuyu işlemeyen kalmadı.

Bırakın yazmayı, isterseniz yere çöp atanların fotoğraflarını çekip reklam panolarında kocaman kocaman afişe edin, yine hiçbir işe yaramaz.

Bir süre sonra o insan, tekrar eski davranışlarına dönecektir.

Bazı davranışlarımızın aslında çok derin sosyolojik boyutları var.

Temizlik gibi…

Sokakları kirletme gibi…

Piknik yaptığımızda çöpleri rahatsızlık duymadan ortalıkta bırakma gibi…

Kişisel gelişim üstüne dersler veren, televizyon programları yapıp, kitaplar yazan Prof. Dr. Üstün Dökmen, “Küçük Şeyler” isimli kitabında bu çöp atma rahatlığımızı bakın nasıl açıklıyor:

“Piknik yerlerinde çöp atma rahatlığımızın nedenlerinden biri, göçebe yaşamış dedelerimizin doğadaki rahatlığı olabilir. Onlar yayladan göçerken doğal atıklarını çevrede bırakabilirdi; doğa bunları özümler, içine sindirebilirdi. Ancak bugün teneke kutuları, naylon poşetleri doğa içine sindiremiyor. Belki bu yüzden eski alışkanlıklarımız, yeni dünyada sorun yaratıyor.”

Bu tespit önemli.

Dedelerimizden gelen bu alışkanlık bizlere de geçmiş olabilir.

Kültür tarihi araştırmacısı Ekrem Işın da “İstanbul’da Gündelik Hayat” isimli kitabında sokaklara tükürmeye, sigara izmaritlerini atmaya, yerlere çöp dökmeye farklı bir açıklama getiriyor.

Ekrem Işın’a göre eskiden üç tane kutsal mekan varmış.

Bunlar cami, çarşı ev

Sokaklar, bu üç kutsal mekâna gidebilmek için bir araçmış.

Yani sokaklar kutsal değilmiş.

Bu yaşam tarzı içinde, kutsal görünmeyen sokakların kirletilmesinde bir mahzur yokmuş.

Kısacası yerlere çöp atmamızın nedeni, sokakların ev gibi, cami gibi kutsal kabul edilmemesiymiş.

İlginç…

Doğrusu ben her iki açıklamada da gerçeklik payı olduğuna inanıyorum.

Toplum olarak benimsemişiz böyle davranmayı.

Bu sosyolojik olgular doğrultusunda, “sokaklara çöp atmayın”, “yerleri kirletmeyin” diye yazıp çizmekle işin içinden çıkamayız.

O nedenle üzülerek söylüyorum ki yazmakla, çizmekle bu sorun çözülmez.

Göründüğü kadar basit bir olay değil, gelecek kuşaklara kadar gider bu durum.

Demem o ki…

Evinde yere tükürmeyen, sigara izmaritini halıya atmayan kişiden aynı davranışı sokaklarda göstermesini beklersek, daha çok bekleyeceğiz…

Ramazan S.TOPRAKTEPE

“OPERATÖRE BAĞLANMAK İÇİN…”
 
Her hangi bir kuruma telefon ettiğinizde hemen hepsinde bir bant kaydı çıkar ve bizden bir dizi tuşlama yapmamızı ister.
“Dâhili numarayı biliyorsanız tuşlayın, bilmiyorsanız yazı işleri için 1’e, muhasebe için 2’ye…”
Bankayı ararsınız: “Kayıp çalıntı kart bildiriminiz için 1’i, kredi kartı işlemleriniz için 2’yi, şifre işlemleriniz için 3’ü tuşlayınız…”
Telefon şirketinizi ararsınız: “Yeni bir hat almak istiyorsanız 1’i, tarife ve kampanya bilgilerimizi öğrenmek için 2’yi, cihaz kampanyalarımız için 3’ü tuşlayınız…”
Ama yine hepsinde son bir seçenek daha vardır: “Operatöre bağlanmak için lütfen bekleyiniz…”
Ben her zaman beklerim.
Bize söylemeye çalıştıkları; ”Sizinle ilgilenecek vaktimiz yok, kendi işinizi kendiniz görün” mesajını kulak arkası ederim.
Çünkü makineyle değil bir “insanla” muhatap olmayı isterim.
 
Teknoloji bizi insanlardan ve insani duygulardan hızlauzaklaştırıyor. Teknoloji geliştikçe “insanlık” biraz daha geriye gidiyor.
 
Burada hepimizin diline doladığı "teknolojinin hızına yetişilmiyor" durumu var. 
Mesele teknolojinin hızına yetişememek değil; tam aksine, mesele; teknolojinin üzerimize bindirdiği yüklerle bizim daha ağır hale gelmemiz.
Teknoloji hızlanıyor ama biz de aynı oranda ağırlaşıyoruz.
Yeni programları, yeni sistemleri öğrenmekle her gün biraz daha beyin kapasitemize yükleniyoruz.
Sonra da teknolojinin birçok alanda hayatımızı kolaylaştırdığını söylüyoruz.
İyi güzel de, zaten o birçok şeyi yapmak zorunda değildik ki…
Bu kadar çok şifre ezberlemek zorunda değildik mesela…
Çocuklarımız oyun oynamak için bilgisayarlarına programlar yüklemekle uğraşmıyor, sadece sokağa çıkmaları yeterli oluyordu…
Cep telefonsuz da yaşayabiliyorduk değil mi?
Oysa şimdi, daha önce “yapmadığımız” şeylerin kolaylaştığını söylüyoruz…
 
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmadı, hızlandırdı…
Artık her şey daha hızlı…
Bir “hız” yarışına döndü hayatımız.
Baksanıza, bilim insanları küresel ısınmaya bağlı olarak Dünya’nın dönme hızının arttığını söylüyorlar.
Dünyamız(!) bile daha hızlı dönerken siz hele bir yavaşlayın…
Büyük balık küçük balığı yutmuyor artık. 
Bu düzen bitti. Şimdi, hızlı balığın yavaş balığı yok ettiği yeni bir düzene geçtik.
Hızlı olmayanların yaşama şansı olmadığı bir düzen…
Daha hızlı koşmaktan başka bir çareniz yok.
En küçük bir yavaşlamada arkanızdan gelenler size öyle bir omuz atar ki bir daha yerden kalkamazsınız. Düştüğünüz yerden sizi kaldırmak yerine, üzerinize basıp, ezip geçerler.
Ya koşamayanlar?
Bu hıza ayak uyduramayanlar için hayat çok daha zor artık.
“El emeği” ile geçinenler, teknolojinin hızına ilk yenik düşenler oldu.
Hatırlıyorum da sanayi bölgemizde nalbantçılar, kalaycılar, semerciler, demirciler, çanak çömlekçiler gibi birçok el işçisi vardı ve hayatımızdan sessizce silinip gittiler kültürel özelliklerimizle birlikte… 
Yaşamaya çalışan bir ayakkabı tamircisi kaldı, bir terzi, bir de sandalyeci…
 
Demem o ki…
Siz siz olun bir bant kaydı duyduğunuzda benim gibi operatörübeklemeyin.
Çünkü ya bu hıza ayak uydurursunuz, ya da kendi başınıza kalırsınız…
Ramazan S.TOPRAKTEPE

“OPERATÖRE BAĞLANMAK İÇİN…”

 

Her hangi bir kuruma telefon ettiğinizde hemen hepsinde bir bant kaydı çıkar ve bizden bir dizi tuşlama yapmamızı ister.

“Dâhili numarayı biliyorsanız tuşlayın, bilmiyorsanız yazı işleri için 1’e, muhasebe için 2’ye…”

Bankayı ararsınız: “Kayıp çalıntı kart bildiriminiz için 1’i, kredi kartı işlemleriniz için 2’yi, şifre işlemleriniz için 3’ü tuşlayınız…”

Telefon şirketinizi ararsınız: “Yeni bir hat almak istiyorsanız 1’i, tarife ve kampanya bilgilerimizi öğrenmek için 2’yi, cihaz kampanyalarımız için 3’ü tuşlayınız…”

Ama yine hepsinde son bir seçenek daha vardır: “Operatöre bağlanmak için lütfen bekleyiniz…”

Ben her zaman beklerim.

Bize söylemeye çalıştıkları; ”Sizinle ilgilenecek vaktimiz yok, kendi işinizi kendiniz görün” mesajını kulak arkası ederim.

Çünkü makineyle değil bir “insanla” muhatap olmayı isterim.

 

Teknoloji bizi insanlardan ve insani duygulardan hızlauzaklaştırıyor. Teknoloji geliştikçe “insanlık” biraz daha geriye gidiyor.

 

Burada hepimizin diline doladığı "teknolojinin hızına yetişilmiyor" durumu var.

Mesele teknolojinin hızına yetişememek değil; tam aksine, mesele; teknolojinin üzerimize bindirdiği yüklerle bizim daha ağır hale gelmemiz.

Teknoloji hızlanıyor ama biz de aynı oranda ağırlaşıyoruz.

Yeni programları, yeni sistemleri öğrenmekle her gün biraz daha beyin kapasitemize yükleniyoruz.

Sonra da teknolojinin birçok alanda hayatımızı kolaylaştırdığını söylüyoruz.

İyi güzel de, zaten o birçok şeyi yapmak zorunda değildik ki…

Bu kadar çok şifre ezberlemek zorunda değildik mesela…

Çocuklarımız oyun oynamak için bilgisayarlarına programlar yüklemekle uğraşmıyor, sadece sokağa çıkmaları yeterli oluyordu…

Cep telefonsuz da yaşayabiliyorduk değil mi?

Oysa şimdi, daha önce “yapmadığımız” şeylerin kolaylaştığını söylüyoruz…

 

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmadı, hızlandırdı…

Artık her şey daha hızlı…

Bir “hız” yarışına döndü hayatımız.

Baksanıza, bilim insanları küresel ısınmaya bağlı olarak Dünya’nın dönme hızının arttığını söylüyorlar.

Dünyamız(!) bile daha hızlı dönerken siz hele bir yavaşlayın…

Büyük balık küçük balığı yutmuyor artık.

Bu düzen bitti. Şimdi, hızlı balığın yavaş balığı yok ettiği yeni bir düzene geçtik.

Hızlı olmayanların yaşama şansı olmadığı bir düzen…

Daha hızlı koşmaktan başka bir çareniz yok.

En küçük bir yavaşlamada arkanızdan gelenler size öyle bir omuz atar ki bir daha yerden kalkamazsınız. Düştüğünüz yerden sizi kaldırmak yerine, üzerinize basıp, ezip geçerler.

Ya koşamayanlar?

Bu hıza ayak uyduramayanlar için hayat çok daha zor artık.

“El emeği” ile geçinenler, teknolojinin hızına ilk yenik düşenler oldu.

Hatırlıyorum da sanayi bölgemizde nalbantçılar, kalaycılar, semerciler, demirciler, çanak çömlekçiler gibi birçok el işçisi vardı ve hayatımızdan sessizce silinip gittiler kültürel özelliklerimizle birlikte…

Yaşamaya çalışan bir ayakkabı tamircisi kaldı, bir terzi, bir de sandalyeci…

 

Demem o ki…

Siz siz olun bir bant kaydı duyduğunuzda benim gibi operatörübeklemeyin.

Çünkü ya bu hıza ayak uydurursunuz, ya da kendi başınıza kalırsınız…

Ramazan S.TOPRAKTEPE

"Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi…"

Can Yücel

Ben gidip hayal kuracağım,
Siz oturup gerçeğinizi sevin.

Şükrü Erbaş

melodidensevgiler:

"Açık çay içerdi hep.
Demli olunca bardağın diğer tarafından beni
göremezmiş.
Öyle derdi hep…”
—Cemal Süreya—

melodidensevgiler:

"Açık çay içerdi hep.

Demli olunca bardağın diğer tarafından beni

göremezmiş.

Öyle derdi hep…”

—Cemal Süreya—

ayrılık ne biliyor musun?
ne araya yolların girmesi,
ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte…

insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

Şükrü Erbaş

ZAMANI DURDURALIM…

Bir bayram daha “nerde o eski bayramlar” klişesi ile “bizim zamanımızda her şey daha güzeldi” avuntuları ile geçti, gitti…

Bana yapmacık geliyor bu tür söylemler.

Geçmişe özlem duyarak, eski zaman hasretleriyle nereye kadar gidebilirsiniz ki?

Ne yani, iyi, güzel olan şeyler hep geçmişte mi yaşandı?

Yok mu günümüze ait hiçbir güzellik?

Yok mu günümüzde yapılan iyi şeyler?

Her toplum kendi zamanını yaşar.

Bu zamandan kendimizi ayırıp -geçmiş daha güzeldi- dersek, “yaşadığımız an”a haksızlık etmiş olmaz mıyız?

Hem, neden ayırıyoruz ki geçmişi bugünden?

Geçmişle bugünün bir “bütün” olduğunu, neden düşünmüyoruz?

Geçmişe özlem duymak yerine, zamanı durdurmaya ne dersiniz?

Hani Sabri Altınel’in şiirlerinde zamanın durması gibi…

Hani Montaigne’nin yazılarında zamanın durması gibi…

Biz de zamanı durdurabilir miyiz?

Mesela…

Sevdiklerimize e-mail yerine mektup göndersek…

Çocuklarımız bilgisayarda oynamakyerine sokaklarda oynasa…

Ramazan davuluna gürültü olarak değil bir kültür, bir gelenek olduğunu düşünerek yaklaşsak…

Bir pantolonumuzu da terziye diktirsek…

Durdurabilir miyiz zamanı?

Yoksa bir süre sonra -eskiden bunlar da vardı- deyip bir kuru sözle anacak mıyız hep yaptığımız gibi?

Yanlış anlaşılmasın, geçmişe özlem değil anlatmak istediğim.

“Anılarımızı” korumak…

Hayatımıza anlam katan “değerlerimize” sahip çıkmak…

“Nerede o eski günler” diyerek bir yere varamayacağımızı görmeliyiz artık.

Öyle bir zamanın içindeyiz ki…

Öyle bir hayat yaşıyoruz ki…

Ve “piyasa” denen öyle bir çarkın içindeyiz ki…

Kendinizi ne kadar korumaya çalışsanız da…

Kapılarınızı ne kadar kapatsanız, etrafınıza ne kadar yüksek duvarlar örseniz de…

Davetsiz bir misafir gibi…

Kapıdan kovunca camdan, camı kapayınca televizyondan…

Televizyonu açmasanız, internetten; interneti kullanmasanız cep telefonundan giriyor bu davetsiz misafir…

Cep telefonunu kaldırıp attığınızda, reklam panolarında karşınıza çıkıyor.

Ve durmuyor orada…

Marketlerden geçerek midenize giriyor, taa içinize ulaşıyor.

Bu “çarktan” koruyamıyorsunuz kendinizi…

Kendinizi koruyamadığınız gibi, baba oğlunu, anne kızını, nine torununu korumaya çalıştıkça, derin uçurumlar açılıyor kuşaklar arasında…

Piyasa çarkları öyle bir hazırlanmış ki, o çarkı döndüren, “kendi çocuğunuz” oluyor çoğu zaman…

Çocuğunuzun dünyaya sizden farklı bir gözle baktığını anlamanız, çok uzun sürmüyor.

Geçmişi özlemle anmak yerine, “zamanı” durduralım…

“Anılarımızı” koruyalım, “değerlerimize” sahip çıkalım.

Eğer biz anılarımızı korumaz, değerlerimize sahip çıkmazsak “piyasa çarkları” döndükçe, hepsini bir bir yok edecek…

Ramazan S.TOPRAKTEPE