Posts I Like
Who I Follow

GAZZE’TECİLER!…

İsrail-Filistin savaşı deyince aklıma yıllar önce, sokakta, bir duvarın dibinde, çöp bidonunun arkasına sığınan bir baba ve dört beş yaşlarındaki oğlunun İsrail askerleri tarafından öldürülüşünün televizyon kameraları tarafından saniye saniye çekilen görüntüleri geliyor.

Çocuğun çığlık çığlığa ağlayışları…

Babanın korku dolu bakışlarla kurşunlardan çocuğunu sarılarak korumaya çalışması…

Ardından önce babanın ve sonra minik bedenin İsrail askerleri tarafından delik deşik edilmesi…

Bu sahneleri hayatım boyunca unutmam mümkün değil.

Fakat o zamanki bazı medya organları bu görüntüleri ısrarla bizlere unutturmaya çalışmışlardı. Olaylara İsrail’in gözünden bakmışlardı.

Neden böyle yaptıklarının farkına şimdi çok daha iyi varıyorum.

İşte Gazze ve yine İsrail kurşunları, yine çocuklar, yine gözyaşı, yine ölüm…

Değişen bir şey yok o tarafta.

Tabi bizim medyamızda da.

Gazeteleri okuyorum; Bir kısım köşe yazarı evet İsrail katliam yapıyor” diyor, bir kısım Gazze’teci  “Hamas’ı da unutmamalı, Hamas dinci ve teröristtir” görüşündeler ve “Hamas’ın terörist yapısının İsrail’i saldırganlaştırdığını” savunuyorlar.

Ama hiçbirinin yazılarında “insanlık” yok.

İnsanlıktan bahseden yok.

O sıra sıra yatan, ölümü küçücük yaşta tadan bedenlerin çektiği acıların yüzlerine yansımasından bahseden yok.
Çünkü insanlığın reytingi yok…

Çünkü insanlıktan bahsedince okunmuyorlar.

Her gün televizyonda seyrettiğimiz Amerikan dizileriyle, filmleriyle o kadar kanıksamışız ki kopan bacakları, patlayan bombaları, kanlı ölümleri, sanki sonu belli olan bir Amerikan filmi seyrediyor gibiyiz hepimiz.

Biraz sonra ‘Amerikalı kahraman’ yetişip kurtaracaktır dünyayı…

Ölenler birer figürandır ve o yüzden değersizdir.

Önemli olan, gelecek kahramandır.

Siz televizyonda hangi sanatçının  bikinili poz verdiğini,  bilmem kimin izdivacını seyrederken, Gazze’teciler “hangi şarabı ne zaman içerim” yazıları yazarken, birilerinin dünyayı yok ettiğini, “insanlığı” yok ettiğini görmüyorsunuz.

Bugün Amerika, 70 yıl sonrasının bilgisayar sistemlerinin askeri yapılanmada nasıl bir etki yapacağını planlayıp, askeri stratejilerini buna göre geliştirirken, bizim tüm stratejik yaklaşımımız “İslam ülkeleri bir araya gelsin” şeklinde oluyor.

Bugün Gazze’de yaşananlar da Amerika’nın 40 yıl önce yaptığı planın uygulanmasından başka bir şey değil.

Ve ne yazık ki o planın da sadece küçük bir parçasından ibaret.

Daha 70’li yıllarda 40 sene sonra İsrail’in hangi adımları atacağı, kimlere saldıracağı, ne yapacağı askeri raporlarla belirlenmiş ve zamanı geldikçe uyguluyorlar.

Bize neyi gösterirlerse ona inanırız.

Gazze’tecilerle, televizyonlarda konuşanlarla ve gazete manşetleri ile Propaganda uzmanları iş başında ve İsrailin özgürlük savaşı propagandasını beynimize yerleştirmeye çalışıyorlar.

O yüzden ölen çocuklar kimsenin umurunda değil.

O yüzden kimse duymuyor çığlıkları.

Hem neden duysunlar ki esmer tenli, kavruk, bakımsız, saçı sakalı birbirine karışmış Filistinlileri.

Çünkü insanlığın reytingi yok…

Ramazan S.TOPRAKTEPE

Biraz tebessüm iyi gider:)

Di Quinto Rocco - Une guitare dans la nuit

Thievery Corporation - Décollage

KİŞİSEL GELİŞİM…

Kişisel gelişim kitaplarını bilirsiniz.

Hani şu birçoğu yabancı yazarlar tarafından yazılmış, John şöyle gelişti, Michael Ferrari’sini sattı, bilge oldu türünden sade suya tirit kitaplar…

Okuyandan ziyade yazarını geliştiren(!) ve dünyanın parasını sayıp aldığınız bu kişisel gelişim kitaplarında, öyle hayatın sırrı falan yoktur.

Şimdi o pahalı kitaplardan çok daha fazlasını öğreneceğiniz ve her zaman elinizin altında olan, ayrıca hem kişisel hem de toplumsal geliştiren bir kitap tavsiyesinde bulunuyorum: Kur’an-ı Kerim…

Aşağıda yazdıklarım ayetlerin mealleri değil, o ayetlerden kendimce anladığım “kişisel gelişim” tavsiyeleridir.

Eminim sizler de okursanız kendinize örnek alabileceğiniz birçok öğüt bulacaksınız.

-Kibirli olma, alçakgönüllü davran. (İsrâ: 37)

-Yaptığın iyilikleri başa kakma. (Müddessir: 6)

-İyiliği karşılık beklemeden yap. (Muhammed: 7)

-Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma. (Tekvir: 29)

-Çaresizliğe düştüğünde her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma. (Bakara: 156)

-Sıkıntı ve zorluklar hayatın gerçeği. Kabul et ve ona göre yaşa. (Beled: 4-5)

-Büyüklük havalarına girip, insanlarla alay ederek, ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma. Kimseye önyargılı davranma. (Hucurât: 11-12)

-Mutluluk yalnız yaşanmaz. İnsanların mutluluğu için gayret göster.(Rum: 21)

-Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.(Vâkıa: 83-87)

-Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onların değerini düşürme. (Bakara: 264)

-Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine öfkenin dinmesini bekle. (Furkân: 63)

-Her zorluğun yanında bir kolaylık vardır, unutma. (İnşirâh: 5)

-Yaptığın işi doğru yap. (Mâûn: 4-5)

-Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma. (Mücâdele: 8)

-Dünya malına karşı hırslı olma. (Rahmân: 8)

-Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme. (Tekâsür: 1-2)

-En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma. (Tevbe: 40)

-Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla. (Fâtır: 19-22)

-En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var. (Fecr: 17-24)

-Dostların olsun. Hayatında vazgeçemeyeceğin değerlerin olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme. (Hakka: 33-35)

-Yardıma muhtaç olanlara yardım et. Kimsenin malına mülküne göz dikme. (Haşr: 9)

-İnsanları dış görünüşüne bakarak değerlendirme. (Münâfıkûn: 4)

-Yapmayacağın şeyleri söyleme. Yalandan uzak dur. (Saff: 2)

-Modern hayatın çarpıklaştırdığı ilişkilere kapılıp hayatının mahvolmasına izin verme. (Yûsuf: 32-33)

-İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma. (Ankebût: 41)

-Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma. (Âl-i İmrân: 92)

-Korkularınla yaşamaktan vazgeç. (Felâk: 1-5)

-Geçmişte yaşananları düşün ve tarihten ders al. (Hac: 46)

-Kimseye kötü davranma. Merhametli olmaktan asla vazgeçme. (İbrâhim: 42)

-Anne ve babana “öff” bile deme. (İsrâ: 23)

-Yaptığın iyiliklerle övünme ve her zaman bağışlayıcı ol. (Nisâ: 149)

-Bu dünyanın gelip geçici olduğunu unutmadan yaşa. (Yûnus: 7-10)

-Sözünde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma. (Enfâl: 56)

-Nefsine hâkim ol. (Furkân: 43)

-Karar verirken adil ol, vicdanının sesini dinle. (Nisâ: 58)

-Yazının gücünü asla unutma. Gücünü kötünün değil doğrunun yararına kullan. (Kalem: 1-2)

-İnancını hiçbir zaman kaybetme… (Necm: 29)

Ramazan S.TOPRAKTEPE

UÇUŞAN SAÇ TELLERİ…

“Ne kadar küçük şeyleri kendimize dert ediyoruz.

Burnumuzun üzerinde bir sivilce çıktı mı bizden mutsuzu yoktur hayatta.

İşleri yetiştiremediğimizde…

Sınavlardan başarısız olduğumuzda…

Sevdiğimizden ayrıldığımızda…

Cep telefonumuz arızalandığında…

Arabamız bozulduğunda…

Saçımız beyazladığında…

İşimizi kaybettiğimizde… 

Yıkılırız böyle olunca değil mi?

Hayata küseriz…

Bir yakınımızın rahatsızlığı nedeniyle hastaneye gitmiştim.

Hastamız Onkoloji bölümündeydi…

Kaldığı odaya eşimle beraber dönüşümlü olarak giriyorduk.

Eşimin odada bulunduğu zaman dilimlerinde ben hastanenin giriş kapısının önünde oturuyordum. 

Bazı insanların o kadar büyük dertleri var ki bu hayatta…

Yukarıda saymış olduğum maddeler solda sıfır kalır.

Ufacık kız-erkek çocukları, perişan olmuş, hastane bahçesinde yatıp-kalkan, umut dalına tutunmuş ve çaresizlik içinde bekleyen anneler, babalar…

Kapıda beklerken, tahminimce 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu…

Tombiş mi tombiş…

Bir oraya bir buraya dolaşıp duruyordu çevremizde.

Yüzünde beyaz bir maske…

Aldığı ilaçlar nedeniyle o upuzun saçları dökülmüş.

Uzun diyorum, çünkü elle sayılabilecek kadar 8-10 tel vardı ve o kalan saçları yürüdükçe havada süzülüyordu. 

Sanki bambaşka bir âlemde gibiydi.

Kimsenin yüzüne bakmıyordu.

Kimseyle ilgilenmiyordu.

Bir ara benim oturduğum yerin yanına oturdu.

İki elinle maskesini düzeltti, saçlarını hafifçe topladı, sonra sessizce etrafına bakınmaya başladı.

-“Merhaba” dedim.

Hiç cevap vermedi.

-“Nasılsın?” diye sordum.

-“Hiç iyi değilim, çok hastayım” dedi.

Boğazımda bir yumruk oluştu.

Hiçbir şey söyleyemedim.

Arkasından babası geldi, kızına sımsıkı sarıldı, öptü…

Burnumun ucu sızladı…

Daha fazla dayanamadım, gözlerimden yaşlar gelmeye başladı.

Yaşadıklarımdan, daha önce gördüklerimden kendime dert ettiğim şeylerin hiçbir önemi olmadığını biliyordum ama o anda, işte tam o anda, bunu yeniden ve bir kez daha çok iyi anladım…”

Yaşanmış gerçek bir olaydı bu…

Hepimizin mutluluğu, neşesi, sevinci olduğu kadar, kendince sıkıntıları, sorunları, kederleri de var.

Mesela ya kilomuz fazladır, ya mobilyalarımız eskidir, ya borcumuz çoktur…

Ama şu dünyada dert ettiğimiz şeyler var ya…

Aslında hiç birinin, yukarıda okuduğunuz o küçük kızın başında kalan bir tek “saç teli” kadar önemi yok… 

Ramazan S.TOPRAKTEPE

BAŞARISIZ OLSAN NE OLUR!…

Nedendir bilinmez, “başarılı” olmayı çok önemsiyoruz.

Yaptığımız her işte başarılı olmayı hedefliyoruz.

Çocuklarımıza, okulunda başarılı olmayı, sınavlarda başarılı olmayı, hayata atıldığının daha ilk anlarında yaptığı işte başarılı olmayı öğütlüyoruz…

-Aman çocuğum derslerine iyi çalış, ‘başarılı’ ol…

-Bak komşunun çocuğu yüksek puan almış, ne kadar da ‘başarılı…’

-Arkadaşın çok ‘başarılı’, onu örnek al…

Başarısız olmak, sanki ayıp…

Oysa bu hayatta hepimiz bir şeyler başardık.

Bazı şeyleri düzelttik, bazı şeyleri bozduk, kırdık…

Mücadele ettik.

Acılar çektik.

Yıprandık.

Bazen kaybettik, bazen kazandık.

Kimilerinden nefret ettik, kimilerini sevdik.

Dostluklar kurduk.

Arkadaşlar edindik.

Üzüldük.

Ağladık.

Öyle ya da böyle, bugünlere geldik.

En zorunu, yani bizler, “hayatı yaşamayı” başardık…

Başarısız olsan ne olur?

Ayıplarlar mı seni?

Arkandan gülerler mi?

Bakın, çocuklarımız hafta sonunda üniversite sınavlarına girdi.

YGS, LYS, SBS, PYBS derken diyelim ki çocuğun girdiği sınavlarda “başarısız” oldu.

Ne yapacaksın?

Başarısızlar çöplüğüne mi atacaksın evladını?

Hayatını zindan mı edeceksin çocuğuna?

Çocuğun okul hayatında başarılı olamadı diye gururun mu kırılacak?

Artık senin çocuğun olmayacak mı o?

Nedir bu “başarılı olma” sevdası hepimizde?

Bizler, hayatı bize gösterilmeye çalışıldığı şekilde “başarılı” olmaya endeksledik.

Televizyon programlarıyla…

Dizileriyle, filmleriyle hatta belgeselleriyle…

Gazeteleriyle, dergileriyle, kitaplarıyla…

Futbolcuların, sanatçıların, şarkıcıların bize sunulan hayatlarıyla…

Hep onlar gibi “başarılı” olmayı anlattılar.

Böyle öğrettiler bize.

“Başarılı olamazsan bu hayatta yerin yok” dediler.

Bunu beynimize kazımak için her yolu kullandılar, her adımı attılar.

Çünkü “para” buradaydı.

-Onlar gibi başarılı olmak istiyorsanız, siz de onların giydiği şu kıyafetlerden giymelisiniz.

-Onlar gibi başarılı olmak istiyorsanız, siz de onların kullandığı bu telefonu almalısınız.

-Onlar gibi başarılı olmak istiyorsanız, siz de onların gittiği şu yere gitmelisiniz.

Tüketecektiniz, harcayacaktınız, harcayacaktınız, tüketecektiniz…

Madalyonun hep ön yüzünü gösterdiler.

Oysa bir de arka yüzü vardı bu düzenin. -Başarılı olmak için tüketmelisiniz- mantığının geride bıraktığı yıkımların, acıların görünmediği bir arka yüzü…

Ben başarısız olmaktan değil ama bu çarkın hepimizi yok etmesinden korkarım… 

Ramazan S.TOPRAKTEPE

image

PİDE KOKUSU…

Sıcacık bir pidenin kokusunda gizlidir geçmişteki ramazanlar…

Fırından yeni çıkmış bir pideyi elinize aldığınızda, kokusunu içinize çektiğinizde, “çocukluğunuzun ramazanlarına” gidiverirsiniz birden…

Yine bir yaz ayıdır…

Hava yine sıcaktır.

Akşam olmuş, ezana az bir vakit kalmıştır.

Minarelerin ışıkları yanmamıştır henüz.

Sokaklarda hafiften bir telaş, fırın önlerinde sabırsızca beklenilen pide kuyrukları vardır.

O gün her fırsatta arkadaşlarına dilini göstermişsindir gururla, çünkü çocuklar için oruç tutmanın kanıtı dillerinin rengindedir.

Ve oruç tutan her çocuk, büyümüştür biraz daha…

Evin bahçesine kurulmuş iftar sofrasına oturduğunda, artık bir çocuk olmadığını hissedersin.

Büyüklerin dünyasındasındır artık.

Kimse çocuk muamelesi yapmaz sana.

Yemeğe başlamak için diğer aile büyüklerinin yaptığı gibi ezan beklenecektir.

Gün boyu tek duyduğun kelime sabret” tir ve defalarca hatırlatılmıştır bu durum.

Aklından hiç çıkarmazsın…

Sofraya oturduğunda açlık iyice hissettirmiştir kendini…

Kulaklar, topun belli belirsiz duyulacak patlama sesinde, gözler, evin tam karşısındaki Yeni Mahalle Camisinin şerefesindedir.

Bir yandan sofraya salatalar gelmiş, tarhana çorbası tabaklara konmuş, pideler parçalara ayrılmış, kokusu etrafa yayılmıştır bile.

Sabırsızlanırsın…

Ezanı beklerken salatadaki zeytin tanelerini kim bilir kaçıncı kez saymışsındır içinden.

Arada, babanın kolundaki saate bakarsın göz ucuyla…

Dakikaları hesap edersin…

Nihayet ezan okunur ve aynı anda Top Bayırı’nda topun patladığını duyarsın…

Orucunu açmaya niyet ederek bir bardak su içersin…

Dünyanın en tatlı suyudur işte o.

Bütün gün güneşin sıcağında adeta suyla bir savaş vermişsindir ve işte şimdi zafer anıdır, minik bedeninle suya karşı verdiğin savaş kazanılmıştır.

Hayat mücadelesinde kazandığın belki ilk zaferdir bu…

Küçücük yüreğinle tuttuğun “ilk oruç”, kazandığın kocaman bir sevaptır…

İlk lokmanı ağzına attığında birçok duyguyu aynı anda yaşarsın.

Mutluluk…

Sevinç…

Huzur…

Her bir duygunun birbirine geçtiğini hissedersin.

Birden sanki çok uzaklardan sesler gelir kulağına; “benim oğlum oruç da tutarmış”, “şu tuzu uzat”, “pidenin susamlı tarafı benim…”

Çatal kaşık sesleri arasında dünyana yeniden geri dönersin…

Masadakilere şöyle bir bakarsın.

Her birinin yüzündeki mutluluğu, sevgiyi, hoş görüyü görürsün…

Onların da sana sevgi ve şefkatle baktıklarını bilirsin… İ

çine bir huzur dolar.

İşte o an, Allah’ın sana gülümsediğini hissedersin…

(Bu yazımı 2011 yılında yazmıştım. Ama bazı yazılar vardır, yıllar sonra bile okunsa tadından hiçbir şey kaybetmez…)

Ramazan S.TOPRAKTEPE

patrickryanphotos:

#galatatower #istanbul #comeseeturkey
@comeseeturkey 👈 by mustafaseven http://ift.tt/1iBqHYD

(sukutumuncigliklari gönderdi)