Posts I Like
Who I Follow

KAÇIŞ YOK…

Şimdi şöyle bir düşünün…

Her zaman alışverişinizi yaptığınız mahallenizdeki bir bakkal (gerçi pek kalmadı ya), siz dükkânının önünden her geçtiğinizde “tam istediğin gibi yağlı peynir geldi” diye yolunuzu kesse…

Sizi her gördüğünde “sana ucuza makarna satayım” dese…

Gecenin bir yarısı zilinize basarak “yarın sabah istediğin ayçiçek yağı gelecek” diye bağırsa…

Rahatsız olmaz mısınız?

O bakkalın önünden geçmemek için yolunuzu değiştirmez misiniz?

Durum böyleyken…

Sahip oldukları teknolojik yazılımlarla, internet ve mobil iletişim araçlarıyla bizleri “mesaj” bombardımanına tutan şu büyük marketlerin, bankaların veya mağazaların yaptığı tam da bu -müşteriyi kaçırtmak- değil midir?

Ne yani?

Yolumuzu değiştirir gibi şimdi de telefon numaralarımızı mı değiştireceğiz?

Mağazanın birine girip beğendiğimiz bir ürünü aldıktan sonra getirdikleri her üründen, yaptıkları her indirimden haberdar olmaya mecbur muyuz?

Tanıtım yapacaklarsa bunun için önce bizlerden izin almaları gerekmiyor mu?

Tamam…

İndirimleri takip ediyoruz.

Çeşitli marketlerin broşürlerini toplayıp, hangi ürün nerede indirimdeyse o markete gidiyoruz.

Ama gece gündüz demeden gelen reklam mesajları yüzünden cep telefonuma bakmaktan, her seferinde okumadan silmekten ben bıktım gönderenler bıkmadı.

Hadi mesajlar neyse, bir de 444’le başlayan numaralardan aranıyoruz.

Mesela bir bankadan…

Ya da telefon şirketinden…

Hatta hiç alakanız olmayan bir satıcıdan bile…

Bir de o kadar ısrarcıoluyorlar ki bazen telefonu yüzlerine kapamak, sert konuşmak zorunda kalıyorsunuz.

Bu “zorla pazarlama” yapanlardan telefon numaranızı değiştirmekle kurtulacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Bu sefer TC kimlik numaranıza ulaşıyorlar.

Geçenlerde gittiğim şehir dışındaki bir AVM’de kasiyer sordu: “Alışveriş kartınız var mı?”

“Yok” dedim.

Eğer istersem danışmadan alabileceğimi, böylelikle indirimlerden faydalanacağımı söyledi.

“Tamam” dedim, danışmadan bir kart rica ettim.

TC kimlik numaramı ve cep telefonumu istedi.

Şaşırdım kaldım.

TC kimlik numaramı neden istediğini sordum. “Bilmiyorum, bizden bu şekilde isteniyor. Yoksa alışveriş kartı veremiyoruz” dedi görevli.

Bir süpermarket, müşterisine alışveriş kartı verirken neden TC kimlik numarasını talep eder ki?

Hadi cep telefonuma kampanyaları bildirmek için mesaj atacak ya da arayacak; yani “izinsiz pazarlama” yapacak.

Onu anladık. Peki ya TC kimlik numaramı ne yapacak?

Sadece satın alma işlemi için gerekli olan bilgiler yerine, bu kadar detaylı bilgileri kimlerle paylaşacak?

Kimlere satacak?

Bu nasıl bir sistemdir?

Özgürce yaşadığımızı sandığımız bir dünyada her yanımız gittikçe yükselen “teknolojik duvarlarla” örülüyor ve ne yazık ki buradan kaçış yok…

Ramazan S.TOPRAKTEPE

Hacı abi:)

Hacı abi:)

İŞ İLANLARININ ŞİFRESİ…

Hani üzerindeki yaldızı kazıdığınızda ne kazandığınızı gördüğünüz kazı kazanlar vardır.

Gazetelerde yayınlanan iş ilanları da aynen kazı kazan gibidir; foyasını hafifçe tırnaklarsanız altından bambaşka şeyler çıkar.

Bazı şirketler gerçekleri öyle bir saklar ki, ilana bakıp da işe girdiğinizde durumun aslında hiç de öyle olmadığını anlarsınız.

İş hayatında çok deneyimli bir arkadaşımız, iş ilanlarında kullanılan klişe cümlelerin gerçek anlamlarını deşifre etmiş.

Bakın işte o cümlelerde aslında ne anlatılmak isteniyormuş:

“28 yaşını aşmamış adayların resimli özgeçmişleriyle başvurmaları…”

Şifresi: Bölüm olarak karar verdik, patronu da ikna ettik; bu pozisyona genç ve güzel bir hanım alacağız.

“Sabırlı, azimli ve insan ilişkilerinde başarılı…”

Şifresi: Suratınızı asmadan ve hastalanmadan, bir kaldırımda günde sekiz saat ayakta durup, gelip geçene kredi kartı pazarlayacaksınız.

“Sorumluluk almaya hazır…”

Şifresi: Yanlış giden her şeyden bu kişiyi sorumlu tutacağız…

“Planlama ve organizasyon becerileri yüksek…”

Şifresi: Müdürlerin uçak biletlerini ayarlayıp, otel rezervasyonlarını yapacaksınız.

“Gelişmeye ve yeniliğe açık…”

Şifresi: Bu kişinin ne yapacağını henüz bilmiyoruz. Patron yeni eleman için istediğimiz bütçeyi onaylayınca, fırsat kaçmadan birisini alalım dedik. Ne iş olursa yapmaya hazırlanın.

“Şirkette çok stratejik bir konuma sahip bu pozisyon…”

Şifresi: Masanız tuvaletin hemen yanında olacak.

“Erkek adaylar askerlik hizmetlerini tamamlamış olmalıdır…”

Şifresi: Harbi konuşmak gerekirse, bu özelliğin yapılacak işle bir ilgisi yok. Ama askerliğini yapanlar emir almayı ve otoriteye itaat etmeyi daha iyi biliyor. Yapmayanlar ise her şeyi sorguluyor, alınan kararları müdürleriyle tartışmak istiyor. Bu yaklaşım da şirket kültürüne ters düşüyor…

“Takım oyuncusu…”

Şifresi: Çıkıntılık yapmayacak, uyumlu ve efendi birisini arıyoruz. Atkuyruklu, küpeli veya göbeği dövmeli tiki kızlar boşuna zahmet etmesin…

“Ehliyetli ve seyahat engeli olmayan adaylar…”

Şifresi: Haftada en az üç bin kilometre direksiyon sallayacaksınız…

“İki yabancı dil, MBA ve doktora terci sebebidir…”

Şifresi: Aslında bu işi bir lise mezunu da yapabilir. Zaten önerdiğimiz para da asgari ücret. Ama millet işsizlikten kırılıyor. Basit bir pozisyona bile doktoralı kişiler başvuruyor. Almışken, elemanın ful aksesuarlısını niye almayalım.

“Marka stratejisini yönetecek…”

Şifresi: Arkadaşımız, sorumluluk bölgesindeki bakkalları dolaşarak, deterjanlarımızın ön raflarda sergilendiğini kontrol edecek. Azalan ürünlere takviye yapacak. Ayrıca süpermarketlere standlar kuracak ve ortalıkta aval aval gezen müşterileri bizim markaya yönlendirecek…

“Sektör lideri şirketimiz…”

Şifresi: Sektörü Çin bitirdi. Piyasada bizden başka aynı işi yapan firma kalmadı. Diğerleri malı mülkü satıp parayı repoya, borsaya yatırdılar. Eski teknolojiye sahip olduğu için bu fabrika patronun elinde patladı…

“Yurt dışında şubeleri olan şirketimiz…”

Şifresi: Aldığımız kredi şartlarını yerine getirmek için Viyana’da bir posta kutusu kiraladık. İşin aslı budur.

“Tamamı yabancı sermayeli firmamız…”

Şifresi: Necati abi, yani patron, yirmi sene Köln’de otomobil fabrikasında çalıştıktan sonra kesin dönüş yaptı. Bizim atölyenin, pardon şirketin kuruluş sermayesi onun emekli ikramiyesidir.

Ramazan S.TOPRAKTEPE

İŞTE YAZDIM…

Çok sevdiğim bir büyüğüm, “Parkta çekirdek kabuklarını çimlere atanları, yerlere çöp dökenleri yaz” diyor her karşılaştığımızda…

Yazmakla bu sorunun halledileceğini sanıyor…

Hayır.

Yazmak hiçbir işe yaramaz.

Rahmetli Zeki Hocam köşesinde kaç defa yazdı…

Gürdal Hocam kaç defa yazdı…

Levent Hocam kaç defa yazdı…

Hatta Eşref Hocam bile defalarca yazdı.

Yerel gazetelerimizde bu konuyu işlemeyen kalmadı.

Bırakın yazmayı, isterseniz yere çöp atanların fotoğraflarını çekip reklam panolarında kocaman kocaman afişe edin, yine hiçbir işe yaramaz.

Bir süre sonra o insan, tekrar eski davranışlarına dönecektir.

Bazı davranışlarımızın aslında çok derin sosyolojik boyutları var.

Temizlik gibi…

Sokakları kirletme gibi…

Piknik yaptığımızda çöpleri rahatsızlık duymadan ortalıkta bırakma gibi…

Kişisel gelişim üstüne dersler veren, televizyon programları yapıp, kitaplar yazan Prof. Dr. Üstün Dökmen, “Küçük Şeyler” isimli kitabında bu çöp atma rahatlığımızı bakın nasıl açıklıyor:

“Piknik yerlerinde çöp atma rahatlığımızın nedenlerinden biri, göçebe yaşamış dedelerimizin doğadaki rahatlığı olabilir. Onlar yayladan göçerken doğal atıklarını çevrede bırakabilirdi; doğa bunları özümler, içine sindirebilirdi. Ancak bugün teneke kutuları, naylon poşetleri doğa içine sindiremiyor. Belki bu yüzden eski alışkanlıklarımız, yeni dünyada sorun yaratıyor.”

Bu tespit önemli.

Dedelerimizden gelen bu alışkanlık bizlere de geçmiş olabilir.

Kültür tarihi araştırmacısı Ekrem Işın da “İstanbul’da Gündelik Hayat” isimli kitabında sokaklara tükürmeye, sigara izmaritlerini atmaya, yerlere çöp dökmeye farklı bir açıklama getiriyor.

Ekrem Işın’a göre eskiden üç tane kutsal mekan varmış.

Bunlar cami, çarşı ev

Sokaklar, bu üç kutsal mekâna gidebilmek için bir araçmış.

Yani sokaklar kutsal değilmiş.

Bu yaşam tarzı içinde, kutsal görünmeyen sokakların kirletilmesinde bir mahzur yokmuş.

Kısacası yerlere çöp atmamızın nedeni, sokakların ev gibi, cami gibi kutsal kabul edilmemesiymiş.

İlginç…

Doğrusu ben her iki açıklamada da gerçeklik payı olduğuna inanıyorum.

Toplum olarak benimsemişiz böyle davranmayı.

Bu sosyolojik olgular doğrultusunda, “sokaklara çöp atmayın”, “yerleri kirletmeyin” diye yazıp çizmekle işin içinden çıkamayız.

O nedenle üzülerek söylüyorum ki yazmakla, çizmekle bu sorun çözülmez.

Göründüğü kadar basit bir olay değil, gelecek kuşaklara kadar gider bu durum.

Demem o ki…

Evinde yere tükürmeyen, sigara izmaritini halıya atmayan kişiden aynı davranışı sokaklarda göstermesini beklersek, daha çok bekleyeceğiz…

Ramazan S.TOPRAKTEPE

“OPERATÖRE BAĞLANMAK İÇİN…”
 
Her hangi bir kuruma telefon ettiğinizde hemen hepsinde bir bant kaydı çıkar ve bizden bir dizi tuşlama yapmamızı ister.
“Dâhili numarayı biliyorsanız tuşlayın, bilmiyorsanız yazı işleri için 1’e, muhasebe için 2’ye…”
Bankayı ararsınız: “Kayıp çalıntı kart bildiriminiz için 1’i, kredi kartı işlemleriniz için 2’yi, şifre işlemleriniz için 3’ü tuşlayınız…”
Telefon şirketinizi ararsınız: “Yeni bir hat almak istiyorsanız 1’i, tarife ve kampanya bilgilerimizi öğrenmek için 2’yi, cihaz kampanyalarımız için 3’ü tuşlayınız…”
Ama yine hepsinde son bir seçenek daha vardır: “Operatöre bağlanmak için lütfen bekleyiniz…”
Ben her zaman beklerim.
Bize söylemeye çalıştıkları; ”Sizinle ilgilenecek vaktimiz yok, kendi işinizi kendiniz görün” mesajını kulak arkası ederim.
Çünkü makineyle değil bir “insanla” muhatap olmayı isterim.
 
Teknoloji bizi insanlardan ve insani duygulardan hızlauzaklaştırıyor. Teknoloji geliştikçe “insanlık” biraz daha geriye gidiyor.
 
Burada hepimizin diline doladığı "teknolojinin hızına yetişilmiyor" durumu var. 
Mesele teknolojinin hızına yetişememek değil; tam aksine, mesele; teknolojinin üzerimize bindirdiği yüklerle bizim daha ağır hale gelmemiz.
Teknoloji hızlanıyor ama biz de aynı oranda ağırlaşıyoruz.
Yeni programları, yeni sistemleri öğrenmekle her gün biraz daha beyin kapasitemize yükleniyoruz.
Sonra da teknolojinin birçok alanda hayatımızı kolaylaştırdığını söylüyoruz.
İyi güzel de, zaten o birçok şeyi yapmak zorunda değildik ki…
Bu kadar çok şifre ezberlemek zorunda değildik mesela…
Çocuklarımız oyun oynamak için bilgisayarlarına programlar yüklemekle uğraşmıyor, sadece sokağa çıkmaları yeterli oluyordu…
Cep telefonsuz da yaşayabiliyorduk değil mi?
Oysa şimdi, daha önce “yapmadığımız” şeylerin kolaylaştığını söylüyoruz…
 
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmadı, hızlandırdı…
Artık her şey daha hızlı…
Bir “hız” yarışına döndü hayatımız.
Baksanıza, bilim insanları küresel ısınmaya bağlı olarak Dünya’nın dönme hızının arttığını söylüyorlar.
Dünyamız(!) bile daha hızlı dönerken siz hele bir yavaşlayın…
Büyük balık küçük balığı yutmuyor artık. 
Bu düzen bitti. Şimdi, hızlı balığın yavaş balığı yok ettiği yeni bir düzene geçtik.
Hızlı olmayanların yaşama şansı olmadığı bir düzen…
Daha hızlı koşmaktan başka bir çareniz yok.
En küçük bir yavaşlamada arkanızdan gelenler size öyle bir omuz atar ki bir daha yerden kalkamazsınız. Düştüğünüz yerden sizi kaldırmak yerine, üzerinize basıp, ezip geçerler.
Ya koşamayanlar?
Bu hıza ayak uyduramayanlar için hayat çok daha zor artık.
“El emeği” ile geçinenler, teknolojinin hızına ilk yenik düşenler oldu.
Hatırlıyorum da sanayi bölgemizde nalbantçılar, kalaycılar, semerciler, demirciler, çanak çömlekçiler gibi birçok el işçisi vardı ve hayatımızdan sessizce silinip gittiler kültürel özelliklerimizle birlikte… 
Yaşamaya çalışan bir ayakkabı tamircisi kaldı, bir terzi, bir de sandalyeci…
 
Demem o ki…
Siz siz olun bir bant kaydı duyduğunuzda benim gibi operatörübeklemeyin.
Çünkü ya bu hıza ayak uydurursunuz, ya da kendi başınıza kalırsınız…
Ramazan S.TOPRAKTEPE

“OPERATÖRE BAĞLANMAK İÇİN…”

 

Her hangi bir kuruma telefon ettiğinizde hemen hepsinde bir bant kaydı çıkar ve bizden bir dizi tuşlama yapmamızı ister.

“Dâhili numarayı biliyorsanız tuşlayın, bilmiyorsanız yazı işleri için 1’e, muhasebe için 2’ye…”

Bankayı ararsınız: “Kayıp çalıntı kart bildiriminiz için 1’i, kredi kartı işlemleriniz için 2’yi, şifre işlemleriniz için 3’ü tuşlayınız…”

Telefon şirketinizi ararsınız: “Yeni bir hat almak istiyorsanız 1’i, tarife ve kampanya bilgilerimizi öğrenmek için 2’yi, cihaz kampanyalarımız için 3’ü tuşlayınız…”

Ama yine hepsinde son bir seçenek daha vardır: “Operatöre bağlanmak için lütfen bekleyiniz…”

Ben her zaman beklerim.

Bize söylemeye çalıştıkları; ”Sizinle ilgilenecek vaktimiz yok, kendi işinizi kendiniz görün” mesajını kulak arkası ederim.

Çünkü makineyle değil bir “insanla” muhatap olmayı isterim.

 

Teknoloji bizi insanlardan ve insani duygulardan hızlauzaklaştırıyor. Teknoloji geliştikçe “insanlık” biraz daha geriye gidiyor.

 

Burada hepimizin diline doladığı "teknolojinin hızına yetişilmiyor" durumu var.

Mesele teknolojinin hızına yetişememek değil; tam aksine, mesele; teknolojinin üzerimize bindirdiği yüklerle bizim daha ağır hale gelmemiz.

Teknoloji hızlanıyor ama biz de aynı oranda ağırlaşıyoruz.

Yeni programları, yeni sistemleri öğrenmekle her gün biraz daha beyin kapasitemize yükleniyoruz.

Sonra da teknolojinin birçok alanda hayatımızı kolaylaştırdığını söylüyoruz.

İyi güzel de, zaten o birçok şeyi yapmak zorunda değildik ki…

Bu kadar çok şifre ezberlemek zorunda değildik mesela…

Çocuklarımız oyun oynamak için bilgisayarlarına programlar yüklemekle uğraşmıyor, sadece sokağa çıkmaları yeterli oluyordu…

Cep telefonsuz da yaşayabiliyorduk değil mi?

Oysa şimdi, daha önce “yapmadığımız” şeylerin kolaylaştığını söylüyoruz…

 

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmadı, hızlandırdı…

Artık her şey daha hızlı…

Bir “hız” yarışına döndü hayatımız.

Baksanıza, bilim insanları küresel ısınmaya bağlı olarak Dünya’nın dönme hızının arttığını söylüyorlar.

Dünyamız(!) bile daha hızlı dönerken siz hele bir yavaşlayın…

Büyük balık küçük balığı yutmuyor artık.

Bu düzen bitti. Şimdi, hızlı balığın yavaş balığı yok ettiği yeni bir düzene geçtik.

Hızlı olmayanların yaşama şansı olmadığı bir düzen…

Daha hızlı koşmaktan başka bir çareniz yok.

En küçük bir yavaşlamada arkanızdan gelenler size öyle bir omuz atar ki bir daha yerden kalkamazsınız. Düştüğünüz yerden sizi kaldırmak yerine, üzerinize basıp, ezip geçerler.

Ya koşamayanlar?

Bu hıza ayak uyduramayanlar için hayat çok daha zor artık.

“El emeği” ile geçinenler, teknolojinin hızına ilk yenik düşenler oldu.

Hatırlıyorum da sanayi bölgemizde nalbantçılar, kalaycılar, semerciler, demirciler, çanak çömlekçiler gibi birçok el işçisi vardı ve hayatımızdan sessizce silinip gittiler kültürel özelliklerimizle birlikte…

Yaşamaya çalışan bir ayakkabı tamircisi kaldı, bir terzi, bir de sandalyeci…

 

Demem o ki…

Siz siz olun bir bant kaydı duyduğunuzda benim gibi operatörübeklemeyin.

Çünkü ya bu hıza ayak uydurursunuz, ya da kendi başınıza kalırsınız…

Ramazan S.TOPRAKTEPE

"Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi…"

Can Yücel

Ben gidip hayal kuracağım,
Siz oturup gerçeğinizi sevin.

Şükrü Erbaş

melodidensevgiler:

"Açık çay içerdi hep.
Demli olunca bardağın diğer tarafından beni
göremezmiş.
Öyle derdi hep…”
—Cemal Süreya—

melodidensevgiler:

"Açık çay içerdi hep.

Demli olunca bardağın diğer tarafından beni

göremezmiş.

Öyle derdi hep…”

—Cemal Süreya—